Eve hemen hemen aynı saatlerde
geldiğim ev arkadaşımla yemek ve bulaşığı halledip biraz güreştikten sonra
ikimizde ayrı köşelere çekilmiştik. Üzerimizdeki şapkalı vahşi batı özentisi denyoları
silkip atmış ve nihayetinde nefes nefese kalmış iki boğa gibi yorgunluktan
durulmuş, kızarmış yüzlerle arkadaşım kitap okumaya yatağına ben de salondaki
ikili koltuğa, televizyonun karşısına gömülerek nabzımızın normale dönmesini
bekliyorduk. Yemek sonrası klasik sporumuzdu bu, spor salonuna para gömüp
gitmemekten daha mantıklıydı güreş bizim için. Ben yaz sıcağında kapı önlerinde
bir kap su arayan köpek gibi dilim dışarda nefes nefese kalmış bir halde, ikili
koltuktan bacaklarımı sarkıtarak elimde kumandayla televizyon seyrederken
aniden kapı zili çaldı. Her kapı zili gibi bizim kapı zilimiz de çok ani
çalıyordu hep; bir şey yaparken de hiç bir şey yapmazken de aniden ortama hakim
olan itici bir eleman bu kapı zilleri bana göre. Arkadaş ortamında yeterince
iyi espri yapamayan birinin herkesinkini bastıracak şekilde kendi sesini
yükseltip kendini dinletmesi gibi itici ve zorlayıcı bir eleman... Beynime
pompalanan kanın verdiği uğultu yetmiyormuş gibi “zırrr zırrr” çalan kapı zili
de “KALKSANA LAN KİME DİYORUZ” diye emir kipiyle bana bağırıyordu aynı sinir
bozuculukla.
Batık İspanyol ticaret gemisinden
çıkarılmış içi altın sikke dolu sandıktan çıkan gıcırdamayla açıldı kapı.
Mantıken sandık kapağının gıcırdaması için kuru olması gerekir ama bunu o kadar
da kafama takmadım o an çünkü bizim evin gıcırdayan kapağının altından
apartmanın kel yöneticisi çıkıvermişti; beyaz atletinin altında kürk gibi
kılları ve epey emek harcayarak bugünlere getirdiği belli olan göbeği ile,
arada bir sönen fotoselli ışığın yanması için ellerini sallayarak karşımda
dikiliyordu. Bir an için yönetici Sadri Bey ile aramda ortak bir bağ kurdum,
zira ben de lokanta ve kafelerde ne zaman tuvalete gitsem arada bir sönen ışık
ben işimi görene kadar sönmesin diye Haluk Levent’in Ankara şarkısına avucumda
çakmak varmışçasına bir elim havada eşlik ederim hep.
“İyi akşamlar kardeşim” dedi
Sadri Bey, “İyi akşamlar abi” diye karşılık verdim ben de onun bu samimi
cümlesine. “Dünkü apartman toplantısına sizin daireden kimse gelmedi, önemli kararlar
alınacağını bina kapısına astığım yazıda belirtmiştim halbuki” dedi. Aslında
tam olarak bu kadar düzenli bir cümle kurmadı ama ben devrik cümlelere ve anlatım
bozukluklarına biraz kafayı taktığımdan otomatik olarak içimden düzeltiverdim.
Cümlenin başlangıcında kurduğumuz samimi havayı koruyarak “Sadri abi” dedim,
“biz daire sahibi değiliz ki, kiracıyız. Sizin yaptığınız toplantı hakkında ev
sahibimize haber vedik, onun katılması gerekmez mi böyle durumlarda?”
Adamın içimden düzeltmek zorunda
kaldığım eğri büğrü cümleleri yetmezmiş gibi, benim dikkatimi bozmak için sanki
inadına bıraktım gözlerimi, yüzüme bakmadan yukarıda bir yerlere bakarak
konuşuyordu. Yerli malı haftasında okul
önünde şiir okuyor sanki mal diye yine içimden biraz atar yaptım. Konuştuğu
insanın suratına bakmayıp yukarıda bir noktaya kitlenen insanlara herkesten az
daha fazla sinirleniyorum ben, akıllarından dört basamaklı üç sayıyı
çarpıyormuş gibi görünmeleri bana cidden sinir bozucu geliyor. Bu ülkeye bir
Metin Şentürk yetiyor halbuki, kaldı ki onun gerçek bir bahanesi var. Kürk mantolu Sadri dedim içimden; insanlara
isim takmaya bayılıyorum, orta okulda bana da çok taktılar çünkü.
“E ama binanın yeni cephe
boyasının yapılması konusunda konuşacaktık” diye devam etti Sadri Bey, ben
kafamda uzun uzun cümleler kurup en sonunda çocukluğuma gitmişken adam daha
yeni cümle kurmayı başarmıştı. “Doğru söylüyorsun Sadri abi ama bu daireye
düşen boya masrafını biz karşılamayacağız ki, ev sahibi karşılayacak. Onun
adına toplantıya gelip bir görüş belirtemeyiz ki biz” diyebildim, terli terli
ayakta dikilmekten tansiyonum düşmüştü. Ya da çıkmıştı, ikisini hiç ayırt
edemem zaten, benim tıp bilgim limon ve gazoz ile tuzlu ayran tedavisinden
ibaret. Artık hangisi işe yararsa...
“Sen de doğru söylüyorsun
kardeşim” diyerek tekrar komşuluk ilişkilerimizi pekiştirdi Sadri Bey, tam
pekiştiremediğini düşündü ki “Eee, siz n’apıyorsunuz bakalım?” diye devam etti.
“İyi abi okul, iş-güç işte”. Artık
noktalama değeri taşıyan muhabbet öldürücü cümleyi kurdum dedim kendi
kendime, bundan sonra peki bakalım o
zaman, iyi akşamlar der, bu işkence de biter umuduyla. Bunun yerine “Geçen yengeniz börek yapmıştı, size de
getirdik ama sizden kimse kapıyı açmadı” ile devam ettirdi konuşmasını.
"Abi, yengenin ellerine sağlık ama evde olmadığımız bir zamanda gelmiş
olabilir misiniz?” dedim ama içimden Allah’a sığınarak bildiğim sureleri
okumaya başlamıştım artık, ki epey bir sure bildiğim için bu gibi durumlarda
metafizikle çok içli dışlı olup sakinleşebiliyorum. Bu konuşmanın bitmesi için
kendimi onun yerine koymam gerektiğini kavrayacak kadar deneyim sahibi
olduğumdan “Neyse abi evin içi soğudu, malum doğal gaz da iyice zamlandı”
cümlesiyle topu ona attım, Sabri Bey sağolsun hak vererek iyi akşamlar dileyip
ve ev arkadaşıma selam söyleyip merdivenleri çıkmaya başladı.
Düşüp çıktığını bir türlü
anlayamadığım tansiyonum için mutfağa gidip bol limonlu soda yaptım kendime.
İlginç bir şekilde ne zaman tansiyonum ile ilgili bir sıkıntı yaşasam limonlu
soda hep işimi görüyordu. Ya tansiyonum çok istikrarlıydı ya da artık tıbbi
bilgileri şarkı-türkülerden edinmeyi bırakmam lazımdı.

